Nurdersleri.Net e Hoşgeldiniz

Bismillah Her Hayrın Başıdır …

bbc_worldservice_banner_557

Demokratik Kürt Açılımı ve Cemaatler

Değerli okurlar,

 

Demokratik açılım ile ilgili olarak yapılan çalışmalara Risale Haber’in de katkısı olsun, bu çorbada tuzumuz olsun diye, bizzat yöre insanının yani Güneydoğu halkının görüşlerini yerinden, onlarla konuşarak kamuoyuna duyurmak istedik.

 

Bunun için önce Güneydoğu’nun bir incisi olan ve her yönüyle bir yıldız gibi parlayan Gaziantep’ten başladık.

 

Halkın görüşlerine başvurduk,

 

Kanaat önderleri ile görüştük,

 

Sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri ile röportajlar yaptık.

 

Orada problemi birebir yaşayan ve acıyı sinesinde çeken insanlarla mülakat yaptık.

 

Soruna çözüm üretmek ve biran evvel bu meselenin kapanmasını sağlamak amacıyla fikir üreten insanlarla tartıştık, konuştuk ve bu görüşmeleri sizlerle paylaşmak için kaydettik.

 

Öncelikle şunu gördük; Yörede bulunan herkes, her aklı selim insan bu açılımdan memnun. Problemin konuşulması şeklinde de olsa ele alınmasından gayet minnettar.

 

Daha önce yapılan yanlışlardan dolayı temkinli olsalar da değil mi ki, bu mesele ele alınmış, değilmi ki, konuşuluyor… Öyleyse niyet iyi ise mutlaka sonuca da varılır kanaatindeler.

 

Bu arada önemli bir noktayı da tespit etmiş olduk. Yöre halkı, Başbakanın “iki önemli hatasını” hazmedemiyor. Ama bu açılımın o hataları da bertaraf edeceği ümidini de kaybetmek istemiyorlar.

 

“Ya sev, ya terk et” sözü hayli incitmiş. Ayırımcılık olarak algıladıkları bu sözden fazlasıyla muzdaripler. “Bu sözü başbakanlık makamını işgal eden biri söylememeliydi” diyorlar.

 

İnsanın sevgisini tartışmak, ölçmek ve ona göre “bendensin, benden değilsin” gibi kanaat sergilemek doğru bir davranış olmasa gerek. Sevgi gibi ölçülmesi mümkün olmayan soyut bir hakikati böyle önemli bir meselede ölçü olarak ele almak ne kadar doğrudur.

 

Başbakanın, kendisinin bu gibi meselelerde ne kadar sıkıntı çektiği ve bizzat o sıkıntıları yaşadığı halde aynı ithamı başkalarına yapması ibretli bir vakıa olarak algılanıyor.

 

Onları inciten diğer bir hata ise seçim öncesi “bölge illerini istiyorum”, “Diyarbakır’ı istiyorum” sözü olmuş. Bu ifade de maksadını aşan bir ifade olmuş ve farklı algılanmış. Bu illerin yerel yönetimleri kazanılırsa problem çözülürmüş gibi bir hava verilmiş. Bu da  yöre halkını derinden etkilemiş.

 

Olayın bu kadar basite alınmasını hazmedememişler. “Demokratik hakların Belediye Başkanlığı ile alakalı olmadığı başbakan tarafından bilinmeliydi. “Kürt sorunu” Belediye başkanlığını kazanmak veya kaybetmekle mi ilgilidir ki, böyle bir yola girildi” diyorlar.

 

Bir çeşit bölücülük kokan bu tarz ifadelerin de bir daha kullanılmaması gerektiği üzerinde herkes hemfikir.

 

Ayrıca, birkaç hususta öncelikli olarak adım atılmasını bekliyorlar. Bunları özetle şöyle sıralayabiliriz.

 

1-Köy ve ilçe isimlerinin biran evvel düzeltilmesi, isteyenlerin eski isimlerine dönebilmesi.

2-İsteyene ana dilde eğitim yapma fırsatının verilmesi.

3-Bölge insanının dini hislerinin kuvvetli olduğu nedeniyle dini eğitimin doğru olarak ama mutlaka verilmesi hususunda tedbir alınması.

4-Din kardeşliğinin ön plana çıkarılması.

5-Özel Televizyon kanallarına da yöresel dilde yayın yapma imkanının sağlanması.

6-İşsizliğin batıya göre biraz daha fazla olduğu doğu vilayetlerine yatırımın arttırılması.

7-Dini eğitimi yapan okullara fırsat verilmesi.

8-Farklı mezhep mensuplarına eşit davranılması, Diyanet Teşkilatının sadece Hanefi mezhebinden olanlara değil Şafii ve Alevilere de ihtiyaçlarını giderme hususunda çaba sarf etmesi.

9-Herkesin dinini inancını rahat yaşayacağı bir ortamın oluşturulması, bu nedenle laikliğin yeniden ve doğru tanımlanması.

10-Artık Anayasal Vatandaşlığa geçilmesi.

 

Gaziantep’e geldiğim ilk gün görüştüğüm kişilerden ilk edindiğim intibalar ve istekler bunlardı. Elbette istekler bu saydıklarımla sınırlı değil. Daha bir çok düzeltilmesi gereken hususlar var.

 

Bundan sonraki durağım Birceik, Şanlıurfa ve nasip olursa Diyarbakır olacak. Oralardaki insanları da konuşturacak ve onların da bu meselede görüşlerini sizlerle paylaşacağım inşallah…

 

Gayret bizden tevfik Allah’tan…

 

Gaziantep’e gidince ilk aklımıza gelen Risale Haber yazarı Mehmet Aslan hocamız ile görüşmek oldu. Görüştüğümde bir gün sonra Umre ziyaretine gideceğini öğrendim o nedenle hayli yoğun idi. Buna rağmen zaman ayırdı ve bize mihmandarlık etti.

 

İlk röportajımızı, ilde popüler olan ve bir çok üyesi olan DİDER’in (Dostluk İçin Dayanışma ve Yardımlaşma Derneğinin) Yönetim Kurulu Başkanı Burhanettin Aşiroğlu ile yaptık….

 

 

Sizi tanıyabilir miyiz?

 

Yirmi yıldır Gaziantep’te ikamet etmekteyiz, ticaret, siyaset, memuriyet, sivil toplum kuruluşlarının değişik kademeleri gibi bir çok alanda faaliyet gösterdik ve göstermeye de devam ediyoruz. Aslen Mardinliyim, Mardin’de doğdum büyüdüm ve şu anda da DİDER’in (Dostluk İçin Dayanışma ve Yardımlaşma Derneğinin) de başkanıyım.

 

Hükümet “Demokratik Açılım” adı altında bir “süreç” başlamış bulunuyor. Hükümetin bu konuda herhangi bir önerisi bulunmamaktadır. “Yapılacak konuşmalardan ve önerilerden hareketle bir “sonuç” bildirgesi yayınlanacak. Ve bir nevi yol haritası çizilmiş olacak. Bu gerçekleşir mi bilemiyoruz. En azından hükümetin amacı bu. Sizce bu “süreç” doğru bir zamanda mı başlatıldı, bugünkü şartlara bakıldığında istenen seviyede bir netice alınır mı? Veya Türkiye’nin önemli sorunlarından biri olan “Kürt Sorununa” çözüm getirir mi?

 

Son iki gündür bu açılımın adı “demokratik açılım” olarak telaffuz edilmeye başlandı. Oysa ilk açıldığında “Kürt Açılımı” olarak başlamıştı. Bana göre bu açılımın doğru noktaya geldiği kanaatindeyim.

 

Bugün Türkiye’de sistemden kaynaklanan, sistemin uygulamalarından kaynaklanan baskı ve bu baskının doğurduğu zarar, yani eğitim eksikliği, sosyal yapıdaki kültürel eksiklikler sadece bir kesimle/etnisite ile sınırlı değildir.

 

Türkiye’de uygulanan sistem ile 75 yıldır belli kesimler yok kabul edilmiştir. Zaman zaman dindarlar yok sayılmıştır, zaman zaman Kürt kardeşlerimiz yok sayılmıştır, bir çok zaman Alevi kesimi yok kabul edilmiştir.

 

Yani sistem yerine ve zamanına göre devreye soktuğu bir takım argümanlarla, bu toplumun büyük kesimine sürekli sıkıntı yaşatmıştır. Bugün bunu inkar etmek mümkün değildir. Ve öyle bir noktaya gelinmiştir ki, sitem kendisi de artık bunun çözülmesi gerektiğini kabul etmektedir, yoksa daha büyük sıkıntılar doğurmaya başladığını fark etmeye başlamıştır.

 

Bu açıdan baktığımızda ve ben de doğu kökenli bir insan olarak, doğunun havasını teneffüs etmiş, doğunun şartlarını bilen, doğudaki eğitimin kalitesini, kültürel ve sosyal faaliyetlerin yetersizliğini, işsizlik oranının yüksekliğini çok iyi bilen biri olarak… Batıda da işsizlik var ama doğuda bu biraz daha fazladır, çünkü doğuya yeterli yatırım alınamamaktadır. Bazı muarızlar bu konu gündeme geldiğinde belden aşağı şu ifadeleri kullanıyorlar “niçin doğulu işadamları doğuya, kendi illerine yatırım yapmıyor” diyorlar.

 

 

Bunu söylerken bana göre şunu göz ardı ediyorlar. “Aklın yolu birdir” yatırım demek ticaret demektir, ticaret demek kar etmek demektir, para kar ettiği yöne doğru akar veya akmalıdır. Ve bugün para batıya akmıştır. Buna en güzel örnek Gaziantep’tir. Belki Antepli bunun farkında değildir ama gerçek şuki, Gaziantep’in bu gün bu kadar gelişmesini sağlayan ve sanayiye geçişine neden olan en önemli husus göç almasıdır. Bugün Gaziantep’i oluşturan nüfusun yüzde 60’ı doğudan gelmiştir.

 

İnanın bu gelen, göçen insanlar, köylerini, köylerinin sokaklarını ve köyde ayaklarının değdiği taşı bile özlüyorlardır. Hiçkimse doğduğu ve bir müddet yaşadığı, ama ekonomik sebeplerden veya terörden, aşiret kavgasından dolayı terk ettiği topraklarını isteyerek terk etmez. Ama gidin, Türkiye’nin hangi iline giderseniz gidin mutlaka doğudan gelmiş insanları görürsünüz. En ücra köşelerde bile mutlaka bir doğulu insan vardır. Yani bu nedenle toplumumuz iç içe girmiştir.

 

Mesela benim aslım Arap’tır, annem Türk’tür, yeğenlerim Kürt’tür. Böyle bir durumda iken böyle bir çatışmayı hayal bile etmek istemiyorum. Kim kiminle çatışacak, hangimiz hangimizi vuracak… bu olacak iş değildir.

 

Öncelikle şunu ifade edeyim bunu çözmek empoze veya dayatma ile olmamalıdır. Eğer bu “açılım” dedikleri ve soruna çözüm aradıkları şey iyi niyetli yapılmışsa çok geç kalınmıştır.

 

Türkiye’deki islami hareketler, ister Nur Cemaatleri olsun, ister, Milli Görüş hareketi olsun… İster Süleyman Hilmi Hocaefendinin hareketi olsun vs. vs…Cemaat derken bunların tümünü kastediyorum, bunların hiçbiri üstüne düşen görevi ciddi manada yapmamıştır. Özellikle doğu meselesini ciddi manada sahiplenmemiştir veya sahiplenememiştir.

 

Neden sahiplenmemiştir? İhmal etmiştir, çekinmiştir, sistemin baskısından korkmuştur, engellenme, kapatılma mahkumiyet korkusu yaşamıştır. Yani sistem sahip çıkmamış, sivil toplum kuruluşları sahiplenmemiş ve bu mesele adeta kronikleşmiş ve bugün çözülemez hale gelmiştir.

 

İşte böyle bir durumda birdenbire bir açılımın gündeme getirilmesi ve fosilleşmiş iki partinin de bu açılıma karşı çıkmış olması iyi niyetle olduğu konusunda şüphe uyandırıyor.

 

Bu noktada sevindirici bir durum. Hükümet dışında toplumun büyük bir kesimi böyle bir şeyin yapılmasını beklenmekteydi. Ancak, gönül ister ki, bu çözümü kendi içimizde, kendi değer yargılarımızla ve herhangi bir dayatma olmadan, dışarıdan bir yönlendirme olmadan, yarın bununla ilgili bir bedel ödeme zorunda olunmadan yapabilmektir.

 

Ben zaman zaman şahit olmuşumdur. HADEP, DTP toplantıları devam ederken bir bakmışım ki, biri dışarı fırlamış ve kasketini ters çevirerek çimenler üzerinde namaz kılmaya başlamıştır. Aslında bu insan benim yitik insanımdır. Bu insan benim din kardeşimdir. Ben buna sahip çıkabilseydim o orada olmayabilirdi.

 

Gerek Kürt kesiminden olsun gerekse Türk kesiminden olsun bir takım uç hareketler taraftar bulmuşsa ben bunu cemaatlerin eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Şayet tarif ettiğim tüm cemaatler kendilerine düşen görevi hakkıyla yapsalardı bu uç hareketler kendilerine bu kadar taraftar bulamayacaklardı.

 

Bu kanaatimi belirttikten sonra ortaya konan bu açılım için şunları söylemek istiyorum. Bu açılım sürerken birleştirici unsurun veya kaynaştıracak çimentonun hiçbir “izm”de aranmamasıdır. Bizim olmayan hiçbir rejimde aranmamasıdır.

 

Bugün uzun senelerdir yapılanlara rağmen bu toplumlar biribiri ile kavga etmiyorsa, biribirine düşürülememişse bunun en büyük etkeni din kardeşliğidir. Şayet İslami Uhuvveti esas alarak bir açılım sağlayabilirsek, hiçbir güç, hiçbir oyunla bu birliği engelleyemeyecek ve bozamayacaktır.

 

Ama hangisi olursa olsun herhangi bir izm ön plana alınırsa bunun akamete uğraması, başarısızlığa uğraması kaçınılmazdır.

 

Bu kardeşliğin geliştirilmesi için neler yapılmalıdır?

 

Bu gün bakıyoruz, sistem kurulduğundan buyana olmazsa olmazlarını ön plana çıkarmıştır. Bu argümanların içinde de İslam’ın hiçbir argümanından bahsedememek, sadece Diyanet ile sınırlı bir çalışmaya izin vermek gibi… O da; İşte camilere müdahale eden, hutbelerini kendisi belirleyen, vatandaşın namaz vakitlerini tespit etmek gibi işlerle uğraşan ve Kızılay, Yeşilay günlerini ilan etmeden öteye gidememiştir.

 

Bugün bu toplumu birbirine kaynaştıran bir maya varsa ve bu maya oluşmuşsa bunu toplum kendisi yapmıştır, kendi gayretleri ile bu mayayı oluşturmuştur.

 

Bu sistem bu gün bu açılımda ikileme düşer, nasıl ikileme düşer? Şöyle: Bu meselede İslimi argumanları kullanmaya kalkışırsa, uygulaya geldiği kendi laiklik ilkesi ile ters düşecektir. Eğer kullanmazsa bu defa başaramayacaktır.

 

 

Öncelikle bu ikilemi çözmelidir. Bu toplumun her ferdi İslam’ı istediği gibi yaşayabilmelidir. Sahildeki bir bayanın mayolu haline bir müdahale söz konusu olamıyorsa, benim başörtülü kızımın başörtülü olarak eğitim almasına da müdahale etmemelidir. Benim dört kızım var dördü de takdirnameliktir. Ama dördü de Anadolu İmam Hatip mezunu olduklarından hiçbir okulu kazanmamışlardır.

 

Yani dindar olmayana ne kadar özgürlük varsa dindar olana da o kadar özgürlük olmalıdır. Bunu sağladıktan sonra bu meseleyi çözebilir. Yani, fikre kısıtlama gelmemelidir. Uygulamaya kısıtlama gelsin. Sistem buna göre düzenlenmelidir. Yani herkese eşit mesafede bir sistem olursa herhangi bir çatışma olmayacağı kanaatini taşıyorum.

 

Bugün gelinen noktada yapılanlara bakıldığında, gerek hükümetin tutumuna bakarak gerekse muhalefetin karşı çıkmasına dikkat edildiğinde bu açılım istenen neticeye ulaşmada işe yarayacak mı? İfade ettiğiniz anlamda bir çözüm olabilecek mi? Mevcut durum ümit veriyor mu?

 

“Umut fakirin ekmeğidir” diye bir tabir var. Bu açılım sonunda istenen netice alınmasa bile Türkiye’de artık bazı konuların konuşuluyor olması bir aşamadır. Norşin kelimesine  karşı çıkanlar bile aslında yaptığının doğru olduğuna inanmamaktadır. Kendisine sorulsa nerelisin? diye.. “Tillo’lu olduğunu” söyleyecektir. “Ben Aydınlar köyündenim” demeyecektir. Ama politika bu. İnsanlara çifte standart davranmalarına neden oluyor.

 

Biz bir sivil toplum kuruluşu olarak Gaziantep’te bu anlamdaki çalışmalara katkıda bulunmak ve çimento görevi görmek istiyoruz. Zaten çalışmalarımız çoğu da bu kardeşliği nasıl sağlayabiliriz üzerine devam ediyor.

 

Seminer, konferans vererek ve televizyon sohbetlerinde canlı olarak bulunmak suretiyle katkıda bulunmak istiyoruz. Biz bu konuda hükümetin samimi niyet taşıdığını varsayarak başarılı olmasını diliyoruz. Dışarıdan herhangi bir etki ile değil halkın kendi istediği ile çözüm üretmesi gerektiğine inanıyoruz. O nedenle bu işin aceleye getirilmeden biraz daha tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Çokça aceleye getirilirse dışarıdan empoze edilerek yapıldığı kanaatini taşıyacağız.

 

Çünkü bu meselede çok büyük değerler kaybettik, onbinlerce insan kaybının dışında bir de 300 milyar dolar değerinde bir ekonomik kayıp meydana gelmiştir. Şayet bu kaybedilen miktar doğuya yatırım olarak kaydırılmış olsaydı, sanırım o zaman batıdan doğuya göç olurdu.

 

Bu millet devleti baba olarak görmüştür. Dolayisiyle devlet babadır ve babalığını yapmalıdır. Evlatları arasında ayırım yapmamalıdır. Türk, Kürt neyse Arap, Laz, Çerkez aynıdır. Türkiye gibi birçok unsuru içinde barındırdığı halde başarı ile götüren çok az ülke vardır. Devlet babalığını yapmalı ve cemaatler de üzerine düşeni yaparak iki taraf arasındaki sivriliklerin giderilmesi hususunda çaba göstermelidir. Bu iş ancak böyle çözülür diye düşünüyorum.

 

Özet olarak İslam kardeşliğinin kuvvetlendirilmesi ile laikliğin düzeltilmesi gibi iki madde gerçekleştirilirse ancak bu meselede mesafe alınabilir diyorsunuz? Bu iki meselede görünen o ki, hayli zaman istiyor. Şu aşamada somut olarak ne önerebilirsiniz?

 

Şöyle diyebiliriz. Geçmişte Kürt dilinin öğretilmesi için özel dershanelere müsaade edilmişti. Müsaade etmeden önce bu konuda çok fazla istek var zannediliyorken görüldü ki, beklenildiği gibi değil istenen seviyede de talep olmadı, herkes bu eğitim kurslarına katılıp “Kürtçeyi bir an evvel öğreneyim” demedi.

 

Burada aslında en önemli husus inançlara ve fikirlere özgürlüklerin sağlanmasındadır. Ben öyle inanıyorum ki, fikirlere ve inançlara özgürlük verilirse arkası gelecektir. Ana dilde eğitim de çözülecektir, yörenin diğer talepleri de hiçbir sorun olmadan çözülecektir.

 

Kürt toplumunun kahir ekseriyetinde Türkiye’den ayrılmak ve kopmak gibi düşüncesi yoktur ve olamaz. Çünkü, bir birine giren akrabalık bağı, yüzyıllardan beri olen inanç bağı bunu kesinlikle engellemektedir. Sistemin yanlış dayatmaları veya dışarıdan özel müdahaleler ve empozeler olmazsa, bizi bize bırakırlarsa ben bu halklar arasında herhangi bir bölünmenin ve ayrışmanın olacağına kesinlikle inanmıyorum.
  • 2248785836_a86626a972_o
  • Baglanti
  • Yorum yaz! : Arkadasina Gonder!
    1yorum yazilmistir

    1. Yazan: isimsiz | Tarih: 2009-09-11 07:37:19 Saat: 2009-09-11 07:37:19
      Konu: Üstadı doğru anlamak






      ÜSTADI DOĞRU ANLAMAK VE DEMOKRATİK AÇILIM


      Demokratik açılım konusu ülke gündeminde baş sırayı alırken bazı düşünürlerimiz konuya Risale-i Nur açısından yaklaşarak görüşlerini kamu oyuna sunmuş bulunuyorlar. Böyle bir ortamda, yanlış yorumlara girilmemesi ve Üstadın doğru anlaşılması için şahsî kanaatlerimi kısaca beyan etmeyi bir görev addettim.
      Üstad Bediüzzüman hazretleri, hayatının gayesini şu cümlede en veciz ve açık bir şekilde ortaya koymuştur:
      “Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.” (Mektubat ; 16. Mektub)

      Bu zamanda “ehl-i dalalet ve haksızlığın (tesanüd sebebiyle) cemaat sûretindeki kuvvetli bir şahs-ı manevînin dehâsıyla hücum” etmesi (Yirminci Lem’a) Üstadı çok endişelendirir ve Eşref Edip beyle yaptığı bir mülakatta bu endişesini şöyle dile getirir:
      “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum.” (Tarihçe i Hayat, Isparta Hayatı)
      İşte bu davasının tahakkuku ve kalplerde tahkiki imanın yerleşmesi için verdiği bir ömürlük mücadele ve mücahelesinin yanında onun bir başka gayesi daha vardı. Bunu kendisi bizzat şöyle açıklar:
      Camiü'l-Ezher'e Afrika'dan bir medrese-i umumiye olduğu gibi Asya, Afrika'dan ne kadar büyükse daha büyük bir darü'l-fünun da ve bir İslam üniversitesi de Asya'da lazımdır, dedim. Ve felsefe-i fünun ile ulum-ı diniye birbiri ile barışsın ve Avrupa medeniyeti İslamiyet hakaiki ile tam müsellah etsin. Ve Anadolu'daki ehl-i mektep ve ehl-i medrese tam birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye. Velayet-i Şarki'nin merkezinde hem Hindistan'ın hem Arabistan'ın hem İran'ın hem Kafkasya'nın hem Türkistan ortasında Medresetü'z-Zehra manasında Camiü'l-Ezher üslubunda bir darü'l-fünun hem mektep hem medrese olarak vücuda gelmesi için tam 55 senedir Risale-i Nur'un hakikatine çalıştığım gibi ona da çalışmışım. (Emirdağ Laikası)

      Bu üniversitenin ana gayesi, hem din hem de fen ilimlerinde mütehassıs bilim adamları yetiştirmek olmakla birlikte, bir başka gayesi de yine Üstadın çok önemli bir hedefi olan ittihad-ı İslâma zemin hazırlamasıdır. Bu üniversitenin eğitim dili konusunda Arapçanın vacip, Türkçenin lâzım, Kürtçenin de caiz olması gerektiğini ifade eder.
      Üstadın İttihad-ı İslâm fikrini, bugünkü Avrupa birliği bir yönüyle kendi bünyesinde gerçekleştirmiş, bu ittihadın sağlayacağı faydalar konusunda bize de, doğrusu, iyi bir örnek olmuştur. İttihatla iltihakı karıştırarak İttihad-ı İslâma karşı çıkanlara bu hal güzel bir cevaptır.
      Yani, Üstadın nazara verdiği ittihad, her devletin kendi bütünlüğünü ve istiklaliyetini korumasıyla birlikte, ekonomik hedeflerin gerçekleşmesinde, asayişin temininde, gençliğin kötü alışkanlıklardan korunmasında ve benzeri birçok konuda ortak hareket etme manasınadır.
      Üstadın idealindeki üniversite modeli olan Medresetü’z-Zehranın İslâm âleminde varlığını hissettirmesiyle İslâm birliğinin en büyük düşmanı olan menfi milliyet (ırkçılık) belası da bertaraf edilmiş olacaktır.


      Menfi Milliyet
      Üstadımız menfi milliyet hakkında müstakil bir risale telif etmiştir (Mektubat 26.Mektub). Bu risalesinde şu noktaya da önemle dikkat çeker:
      “Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp onları yutsunlar.”
      Zaten Üstadın iman kurtarma davası, ırklar ötesi bir davadır. Bütün bir insanlık âlemine şamildir.
      Mi’raçtan hediye getirilen Bakara Suresinin son ayetlerinin sonuncusunda şöyle bir niyaz cümlesi geçer:
      “Sen bizim Mevlamızsın. Kâfirler kavmine karşı bize yardım et.”

      Burada iman cephesindekiler bir kavim, küfür cephesindekiler ise başka bir kavim olarak nitelendirilmiş, her iki cephede de ırk kavramı arka planda kalmıştır.
      Üstad hazretleri, ırkçılığın İslâm ittifakına büyük zarar vereceği gibi, sair dinlerin tabilerinin de dostluklarını kazanmada önemli bir engel olduğu fikrindedir. Bu görüşünü Emirdağ Lahikasi 2. ciltte şöyle açıklar:
      “Sizin bu defaki Irak ve Pakistan'la pek kıymetdar ittifakınız, inşâallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def'edecek ve dört-beş milyon ırkçıların yerine, dörtyüz milyon kardeş Müslümanları ve sekizyüz milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hristiyan ve sair dinler sahiblerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına, ruhuma kanaat geldiğinden size beyan ediyorum.”



      Şefkat ve Sevgi
      Üstad hazretleri, Nur Talebelerinin iman ve Kur’an hizmetinde takip etmeleri gereken yolu şu dört hatvede (adımda) özetlemiştir: Acz, fakr, şefkat ve tefekkür.
      Şefkat maddesinin konumuzla çok yakın ilgisi vardır.
      Bütün insanlar kâinat ağacının meyveleridirler. Hepsi aynı havayı solumakta, aynı yer küresi üzerinde seyahat etmekte, aynı güneşle aydınlanmaktadırlar. Ve Kur’an-ı Kerimde insanın “ahsen-i takvimde”, yani istidat ve kabiliyet yönünden bütün mahlukları geride bırakan bir mükemmellikte yaratıldığı haber verilmektedir. Peygamberimiz bütün alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Rahmetin şefkatle çok yakın ilgisi vardır. Ve Kur’an-ı Kerim bir kavme değil bütün bir insanlık alemine rehber olmak üzere inzal edilmiştir.
      Bütün insanların yaratıcısı olan Allah insanların birbirlerini sevmelerini, yardımlaşmalarını istemekte, yanlış yolda olanların ise şefkatle ikaz edilmesini emretmektedir.
      Bu tebliğ hareketinin en son, en büyük ve en canlı örneği Peygamber Efendimizdir. O, dünyaya teşrif ettiğinde, Arap yarım adasında şirk hakimdi. Kahir bir ekseriyet putlara tapıyorlardı. Ve O, bu putperest insanların ıslahına çalışıyordu. Peygamberimiz şirke düşenlere değil, şirke düşmandı; müşrikleri şirkten kurtarmaya çalışıyor, dinlemedikleri, kabul etmedikleri zaman, o eşsiz şefkatiyle aşırı derecede üzülüyordu. Allah, o puta tapan kullarını cehennem yolculuğundan kurtarıp, yönlerini cennete çevrilmesi için en büyük peygamberini, Sevgili Habibini (asm.) görevlendirmişti.


      Demokratik Açılım, Sevgi ve Kardeşlik
      Demokrasi açılımının tartışmaya açıldığı bu günlerde, bizlerin bu teşebbüse, bu plana nazar tarzımız şöyle olacaktır:
      Allah’ın kullarının birlikte ve huzur içinde yaşamaları, birbirlerini dinlemeleri ve anlamaları için bu açılım bir fırsat olabilir mi? Ve biz daha da gelişen bir demokrasi ortamında iman hakikatlerini muhtaçlara ulaştırmak için daha fazla şeyler yapabilir miyiz?
      Konunun siyasî yönü ve alınan siyasî tedbirler bizim sorumluluk sahamızın dışındadır. Milletimiz ve memleketimiz hakkında hayırlı sonuçlar doğurmasını candan temenni ederiz. Bu konuda fikrî katkılarımız olabilecekse onu da basın ve yayın yoluyla yerine getirir ve daha sonra yine aslî görevimizin başına döneriz.
      Sınırları daha da genişletilecek bir demokrasi ortamında Nur Talebelerine düşebilecek önemli bir görev de, her fikirden insana şefkatle yaklaşmak ve insanlar arasında sevginin, kardeşliğin tahakkukuna gayret etmek olacaktır.
      Hepimiz aynı Allah’ın kullarıyız. Hepimiz kâinat ağacının meyveleriyiz. Ve hepimiz dünyanın dönmesiyle her gün ahirete doğru bir adım daha atan yolcularız.
      Üstad hazretleri, bir risalesinde “Memleket dahi bir hanedir ve vatan dahi bir millî ailenin hanesidir.” (Şuâlar, Onbirinci Şuâ) buyurur. Hepimiz bu ailenin saadeti için bir şeyler yapmalı, bunu engelleyen sebeplerin karşısına yine hep birlikte çıkmalıyız. Zira aynı gemide seyahat eden yolcular gibiyiz. Gemiye verilecek bir zarar hepimize dokunacaktır.
      Üstad hazretleri birlik ve beraberliğe çok önem vermiş ve telif ettiği “Uhuvvet Risalesinde” bu hususta şu önemli vurguları yapmıştır
      “… Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir.
      Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.
      Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir.
      Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.” Mektubat 22.Mektub
      İhlas Risalesinde de “üç elif ittihat etmezse üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihat etse yüz on bir kıymet alır” diyerek ittihattaki kuvveti çok güzel bir şekilde ortaya koymuştur.
      İttihat etmemenin zararlarını ise yine Uhuvvet Risalesinde şöyle nazara vermiştir:
      “Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz.” Mektubat 22 Mektub

      Üstad Bediüzzaman hazretleri henüz Nur Külliyatını telifine başlamadığı eski Said zamanında da birlik ve beraberliğe büyük önem vermiş; düşmanlarını “cehalet , zaruret ve ihtilaf” olarak açıklamış ve bu üç düşmana karşı “sanat, marifet ve ittifak” silahıyla cihat edilmesi gerektiğini beyan etmiştir.
      “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silâhiyle cihad edeceğiz.” (Tarihçe i Hayat, Birinci kısım, İlk hayatı)



      Müspet Hareket
      Bediüzzaman Hazretlerinin bütün hayatında takip ettiği değişmez bir düsturu “müsbet hareket” etmektir. “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir…. …. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet İmân hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.” (Emirdağ Lahikası) diyerek asayişin ancak müspet hareketle ve iman hizmetiyle gerçekleşeceğini vurgular ve bütün ömrünü bu davanın tahakkuku için geçirir.
      Nur talebelerinin de “asayişin manevî bekçileri olmaları” bu davayı tasdik eder. Ve bütün yetkililere hem nur talebeleri , hem de nur risaleleri şu mesajı verirler:
      “Asayişi muhafazanın tek yolu insanların kalplerine iman ve marifet nurunun yerleşmesidir.”


      Fikir Hürriyeti
      Üstad, “Medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.” diyerek, meselelerin fikir ortamında ve medenice tartışılmasını arzu eder. Onun asayişin muhafazasına önem vermesinin önemli bir yönü de budur. Zira, fikirler ancak sulh ortamında ve asayişin hakim olmasıyla rahatça tartışılabilir. Silah sesleri arasında korku ve dehşet ortamında kiminle, neyi ve nasıl tartışabiliriz?
      Üstadın “fikir hürriyeti mücadelesi” tâ eski Said döneminde başlamış, daha sonra mahkemelerde yaptığı o eşsiz müdafaalarla devam etmiştir.
      Hürriyetin esası insana verilen cüzi iradeye dayanır. Herkes bu dünyada ahiret hesabına bir imtihan geçirmektedir ve bu imtihanın önemli bir şartı insanların kendi iradelerini diledikleri gibi kullanabilmeleridir.
      Hayvanlar sadece ne için yaratılmışlarsa o görevi yerine getirirlerken insana bu konuda büyük bir yetki verilmiştir. İnsanın diğer varlıklardan üstünlüğünün önemli bir yönü de bu hürriyet ve irade meselesidir.
      “İnsan, hikmetle yapılmış bir masnudur. …… Öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.” ( Mesnevi Nuriye, Zerre)
      Üstadın hürriyet hakkındaki şu tespitlerini de nazara vermek isterim:

      “İnsanlar hür oldular, amma yine abdullahtırlar.” (Tarihçe i Hayat, Birinci kısım)

      “Hürriyetin şe'ni odur ki; ne nefsine, ne gayriye zararı dokunmasın.”
      (Tarihçe i Hayat, Birinci kısım.

      Birinci hükme göre, insan Allah’a isyanda hür olamaz. Bir çocuk, babasına isyanda, bir nefer komutanına isyanda ve bir vatandaş kanunları çiğnemekte serbest olamazken insan, Rabbine isyanda nasıl hür olabilir?!..
      İkinci hükümde ise, hürriyet sadece başkasına zarar vermekle sınırlandırılmamış, insanın kendisine de zarar vermesi yasaklanmıştır.
      Bir başka eserinde de şu görüşe yer verir:
      “Belki, hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve te'dibden başka hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukûku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest olsun.” (Beyanat ve Tenvirler)

      İşte hürriyeti bu manada değerlendirenler hem dünya saadetini hem de ahiret saadetini birlikte yakalamış olurlar. Böyle fertlerden teşekkül eden bir cemiyette ise huzur ve güven tam manasıyla tahakkuk eder.
      Hürriyet ve demokrasi konusunda şu acı gerçeği de görmek mecburiyetindeyiz: Bu gün iman hakikatlerinin tefsiri olan Nur Risalelerini muhtaçlara ulaştırma hizmeti, demokrasinin hakim olduğu bir çok Avrupa ülkesinde büyük bir kolaylıkla yürütülürken, diktanın hakim olduğu bazı İslâm ülkelerinde aynı kolaylıkla intişar edememektedir. Üstadın hürriyet ve asayiş taraftarı olmasına, bununla da kalmayıp bu kavramların mücadelesini vermesine bu açıdan da bakmak gerekir. Demirperde döneminde bu hakikatlerden uzak kalan Rusya’nın bugün de bu hizmetle buluşması ve ona kucak açması da bu gerçeğin açık bir delilidir.
      Fikir ve insanca yaşama hürriyetlerinin genişletilmesinden endişe etmemek gerekir. Özgürlüklerin genişletilmesi, yaygınlaştırılması hiçbir tehlike arz etmez, aksine büyük hayırlara, rahatlamalara sebep olabileceği gibi birçok istismarların ve aksülamellerin de önüne geçilmiş olur. Türkiye bunun en güzel örneğini yakın mazisinde vermiştir. Bu dönemde büyük bir demokratik atılım yapılmış, hem din ve vicdan hürriyetini kısıtlayan 163. maddenin, hem de Marksist ve komünist bir sisteme kapı açacağından endişe edilen 141 ve 42. maddelerin yürürlükten kaldırılmasıyla büyük bir demokratik atılım gerçekleştirilmiştir. Bu büyük icraattan sonra ne komünizm tehlikesi büyüme göstermiş, ne de bazı mihrakların kasıtlı olarak abarttıkları bir irtica hareketi görülmüştür.
      Bilindiği gibi 163. madde ile mağdur edilenler, daha çok, nur talebeleri olmuştur. Onlar sadece iman ve Kur’an hakikatlerini kalplere ve akıllara yerleştirmeğe çalışmışlar, aktif siyasete girmemişler, hele silahlanmayı hatırlarından bile geçirmemişlerdir. İki binden fazla beraat kararı almalarına rağmen yine mahkemelerin sonu gelmemiş, memleketimizin her tarafında bir hukuk terörünün estirilmesine devam edilmiştir. Üstad Bediüzzamana ve talebelerine uygulanan bu sindirme ve korkutma hareketi, bir çok insanı huzursuz etmekten öte bir işe yaramamış ve bu iman davası muhtaç gönüllerde gittikçe daha da artan bir hızla yerleşmiş, hakimiyetini devam ettirmiştir.
      Şu var ki bu antidemokratik maddenin kalkmasıyla İslâm adına silaha sarılmak isteyen bazı radikal kimselerin menfi propagandalarına son verilmiş ve Üstadın tabiriyle “dinde mutaassıp, muhakeme-i akliyede noksan” bu kişilerin yanlış şeyler yapmalarının önüne büyük oranda geçilmiştir.
      Silaha sarılanlar sadece 141 ve 142. maddelerin muhatapları olan Marksist kesim olmuşsa da bu maddelerin kalkmasıyla onlar da yerini bölücü teröre bırakarak gündemden düşmüş, zaman içerisinde sahneden tamamen çekilmiştir.
      Fikir hürriyetinin azami derecede uygulandığı Avrupa’da, farklı ırkların, inançların ve kültürlerin aynı devlet içinde birlikte yaşamaları safhası çoktan aşılmış, Avrupa Birliği adıyla birçok devletler sınırlarını birbirlerine açmışlar, paralarını birleştirmişler ve bir tek devlet gibi hareket etmeyi menfaatleri açısından daha faydalı bulmuşlardır. Böyle bir yaklaşım o devletlerin hiçbirinin iç işlerine karışma olarak yorumlanmamış ve genel kabul görmüştür. Milletimiz gerek kendi içinde, gerek komşuları arasında aynı manayı yaşamaya ve yaşatmaya daha layıktır. Bunun önünün açılmasından korkulmamalı, kısıtlamaların ülke menfaatlerine zarar getireceği unutulmamalıdır.

      Aslî Görev
      Demokrasi ve açılım denilince bir nur talebesinin hatırına öncelikle bu iki kavramın iman hizmetinde kazanacakları mana gelir. Devlet yetkililerinin bu konudaki siyasî planlarını bilmiyoruz. Bilsek de fikrimizi basın yoluyla açıklamaktan öte bir görev ve yetki sahibi değiliz. O halde, bir nur talebesi, her konuda olduğu gibi bu konuda da gerektiğinde fikri katkısını sunar, ondan sonra gerçek görevi olan iman hizmetini bu demokrasi ortamında daha fazla nasıl icra edeceğine ve bu hizmetin daha fazla nasıl genişletip yayacağına kafa yorar.

      Konuyu Üstad hazretlerinin şu dua cümleleriyle noktalayalım:
      “İnşaallah istikbaldeki İslamiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umûmiyi de temin edecek.” (Tarihçe i Hayat, Birinci Kısım, İlk hayatı)
      “Size katiyen ve çok emarelerle ve kat i kanaatimle beyan ediyorum ki, gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükumet, alem-i İslama ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtaç olacak; mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini, mefahir-i tarihiyesini onun ibrazıyla gösterecektir.” (Emirdağ Lahikası, Afyon Emniyet Müdürlüğüne) Emirdağ


      Baglanti >

    <<Önceki Sayfa |/ |Sonraki Sayfa>>

    Nur-Dersleri.Net Üyelik

    Üye Olmak İçin Mail Adresini Yaz:

    çıkan panelde harfleri yaz-Mail adresine gelen onay adresine tıkla üyeliğin tamam.Teşekkürler FeedBurner

    Son Yorumlar


    Tavsiye Ediyoruz