Sabah kalkıp günlük işlerine başlayan bir insan, isterse işlerin bütününü ibadete çevirebilir. Böyle bir kimse, Allah'ın emirlerine uygun olarak ellerini, ayaklarını çalıştırmalı. Helal işler yapmalı, helal yerlere gitmeli.
Böylece işlerimizin bütünü
"ahiret ekini" haline gelir. Son birkaç asır içinde, yanlış anlaşılan bir husus var; namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek ve kelime-i şahadet getirmek, ahiret kazancı için, alışveriş, ilim tahsili ve sanat öğrenmek de dünya kazancı için sanılmış.
İbadet kelimesinin manası tam kavranmadığından bu neticeye gidilmiş. İbadet, Allah'ın emirlerine uymak, yasaklarından kaçmaktır. Öyleyse namazı kıldıktan sonra helal kazanç peşinde koşan adam, ibadet yapıyor demektir.
Müslüman bir doktor, Müslüman bir tüccar, Müslüman bir fizikçi ve Müslüman bir memur helali haramı hesaba katarak çalışmalarına istikamet veriyorsa, ibadet içindir. Bu demek değil ki, "İslam'ın beş şartı" ismi altında toplanan emirler yerine getirilmeyecek... Onları anlayarak yerine getiren kimse, zaten hayatını ibadete çevirir. Bunun karşılığında
Allah'ın rızasını alır. Bunun karşılığında da ebedi saadet denen cennet hayatına hak kazanır. Ahiret ekimi böyle yapılmış olur. Böyle çiftçilerin ambarı, dünyada da dolu olur.
Ekseri kimselerin hatalı olması neticesinde, bir felaket gelebilir. İnsanların sapık fikirlerindeki Nemrud gibi inadı, Firavun gibi gururları şişerek, ta semavata yükselince ona bir iğne batırılır. Bu iğnenin adına, sel felaketi, bulaşıcı hastalık, harp ve zelzele denir. İsmi ne olursa olsun, bu felaketlerle insanın kendine aşırı güvenmesi, maddeyi putlaştırması bir anda sönüverir. O zaman insan kul olduğunu hatırlamak zorunda kalıyor...
Bugün Müslümanların hissesine düşen felaket miktarı çok fazla. Zira onlar da, büyük ölçüde İslamiyet'ten uzaklaşmış.

Allah, yirmi dört saatten birini istedi. Hayatın sırrını, dünya ve ahiretin saadetini öğrenmemiz için... Bu sırlar, namazda okunan ayetlerin içindeydi. Namazın mana ve ruhu, kurtuluşumuzun sırrını taşıyordu...
Biz tembellik ettik...
Gaflete daldık, bunu yapmadık...
Cezası, beş senede her günün yirmi dört saatinde harp meydanlarında koşarak, talim yaparak, bir nevi namaz kıldık. Bir ömrün kaza namazlarını sanki eda ettik...
Oruç da öyle... Aç kaldığımız günler, kefaret gibiydi. Allah'ın kuluyduk. Allah'ın mülkünde yaşıyorduk. Kendi verdiği malından kırkta bir yahut onda bir nispetinde zekat istedi.
Biz vermedik. O, malımızı düşmana çiğnetti, sel önünde gitti, toprak altında kaldı.
Salih amel ikidir. Biri müspettir ki, biz onu isteyerek yaparız.
Diğeri zorla yaptırılır.
Birinci Dünya Harbi'nde sanki bu millet, kendi kanıyla abdest aldı, fiilen tövbe etti. Milletin beşte biri şehit oldu. Belki birkaç asrın günahı birden silindi.
Saadetin her türlüsünden felaketin her çeşidine kadar her şey başımıza gelebilir ve halden hale düşebiliriz. Her meselenin hallini İslam'da aramalıyız ve bulmalıyız.
Bilgimiz kâfi gelmiyorsa okuruz. Kitapta bulamadıksa sorarız. Göreceksiniz ki, her manevi derdin dermanı İslamiyet'te vardır.Dinden uzak kalmanın getireceği felaketleri düşünmeyip, bunun dışında felaket arayanlar, sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ağzına düşer...